| Abur Cubur Medya | Yavuz Çağlar |
|
ABUR CUBUR MEDYA
Medyanın yaşamımızdaki yeri nedir? Gerekli midir? Duruşu nedir, kıblesi neresidir? Medya mı ülküsüzdür yoksa ülkücüler mi medyasızdır? Medya ülküsüz olsa bile ülkücülerin medyasız olması normal midir...? Bu konu, özellikle 12 Eylül’den bu yana camiamızın derini derinine konuşulması ve tartışılması elzem olan sorunlarından biridir. O halde konuşalım, tartışalım:
Dün kundaktaki bebekler, beşikte ninni dinleyerek uyurlardı. Konuşmaya ve anlamaya başlayınca ninniler yerini birçok milli ahlak ve terbiye ögesi içeren masallara bırakırdı. Bugün ise bebek kundaktan çıkıp oturabilecek duruma geldiği an direkt olarak televizyonun karşısına oturtulmakta ve onun karşısında çizgi filmlerle başlayan serüven gençlik yıllarında milli ananelerimize aykırı ve sahte aşk filmleriyle devam etmekte, nihayet yaş yetmişi bulduğunda akşam ajanslarıyla son bulmaktadır. Aile fertlerimizden çok ekranlarda boy gösterenleri gördüğümüz bir çağda televizyonun yaşamımızdaki etkisini inkâr etmemiz her halde mümkün olmayacaktır. Hele hele Türk Milleti’nin uğratıldığı milli şuur erozyonu sonucunda yakalandığı hastalık olan tembellik ve hazırcılığın etkisiyle araştırmayı, okumayı, muhakeme etmeyi bir kenara bırakarak önüne hazır olarak servis edilen bilgiye değer verdiğini de düşünürsek bu önem bir kat daha artmaktadır. Somutlaştıracak olursak Türk Milleti hazırcılığa alıştırılarak bağ-bahçe yapmayı, güzel ve kaliteli ürünler yetiştirerek istediği kadar yemeyi bir kenara bırakmış önüne konan hazır yemekten başkasını gözü görmez olmuştur. Meselenin vahim durumlarından birisi de milletimizi hazırcılığa alıştıranlarla önüne hazır yemeği sunanlar aynı şer odaklarıdır. Milletimiz de bu şer odaklarının önümüze sürdüğü aşı bal mı yoksa yal mı olduğunu düşünmeden sırf doymak ve bilgi açlığını gidermek suretiyle iştahla yemektedir…
Bugün gerek yazılı gerekse görsel medya büyük bir gaflet içerisindedir. Dün ‘Hatırla Sevgili’yle başlayan, kirli ideolojilerini satabilmek için aşklarını camekân mankeni yapan kandırma furyası bugün ise Osman’ı her bölüm ağlatarak reyting kazanmaya ve kirli yalanlarını safi beyinlere dayatmaya devam etmektedir. Affınıza sığınarak belirtiyorum ki ‘Muhteşem Yüzyıl’ın at sırtında, düşmanla göğüs göğse değil de; kadın sırtında, kucak kucağa tarih sayfalarına kazındığı milletimizin bilinçaltına yerleştirilmekte, müstehcen bulduğu için Fransa Kralı’na ferman göndererek dansı yasaklatan Şarkın ve Garbın Sultanı Kanuni Sultan Süleyman Han’ın sarayında kadınların, kızların nerdeyse yarı çıplak dolaşmakta olduğu insanlara gösterilmektedir. Necip milletimizin yetiştirmiş olduğu kıymetli bilim ve sanat adamlarımıza, siyasetçilerimize ekranlarda ambargo koyan görsel medya ‘Vatanı seveceğime giderim evde karımı severim.’ Cümlesini sarf edebilecek kadar milli ahlaktan ve ruhtan yoksun cesetleri kameralar önünden ayırmamaktadır. Yazılı basınımız bu itibarsız yarışta aşağı kalmamakta itiraf köşeleriyle, magazin sayfalarıyla, yalan manşetleriyle, sahtekâr ve cambaz köşe yazarlarıyla kokuşmuşlukta kendisiyle yarışmaktadır. Durum ne yazık ki bu şekildedir. İç açıcı bir tablo olmadığının farkındayım elbette. Peki, bu tablo karşısında ne yapacağız; kızacak mıyız, en iyi yaptığımız şey olan derinden bir küfür mü savuracağız? İt, itliğini; kurt ise kurtluğunu yapacak gönüldaşlarım. İtler, itliklerini yapıyor diye onlara kızmaya hakkımız yok; biz kurtluğumuzu yapamadığımız için kendimize kızacağız. Kendimizi sorgulamak, hatamızı idrak etmek akabinde de kolları sıvayarak işe girişmekle mükellef olduğumuzun farkına varmalıyız artık. Medya ülküsüzse ülkücülerin medyasını kuracağız! Bu bir lüks değil aksine milletimizin yarını için olmazsa olmazımızdır. Çünkü milli medyanın eksikliğiyle insanlarımız fikren, ahlaken ve manen aç kalmakta; bu açlık hissini de ülküsüz medyanın abur cuburlarıyla gidermeye çalışmaktadır. Bu abur cubur kültürü insanlarımızı fikri, manevi ve ahlaki obeziteye, hatta biraz daha ilerisindeyse feci bir sona sürüklemektedir. Bu acı sondan, bu uçurumdan kurtuluş bu vatanın gerçek sahipleri, Büyük Türkiye’nin işçi, mimar ve mühendisler olan biz Ülkücüler sayesinde olacaktır. Peki, bu nasıl mümkün olacak? Bu zamana kadar niçin olmadı veya neler yapıldı? Aslında bu konuda bazı üzüntü, kırgınlık ve kızgınlıklarımı dile getirmek istiyorum. Bu vesileyle “Niçin olmadı ?” ve “Neler yapıldı?” sorularına da cevap bulacaksınız: Kırk yıllık tarihinde nice bombalamalara, suikastlara boyun eğmemiş, yazarlarını şehit vererek mücadeleye devam etmiş ve üstelik bu ülkede hükümet kurmuş (Milliyetçi Cephe Hükümeti) bir gazetenin bugün altı-yedi binden daha fazla satamaması Ülkücü camianın ayıbıdır. Evet! Ortadoğu Gazetesi’nin durumu buyken Ülkücülerin ellerinde -seccadesi Amerikan bayrağı olan bir güruh-un gazeteleriyle dolaşması ayıbın da ayıbıdır. Üzüntüm bundandır. 1970’lerde Keloğlan’ından Malkoçoğlu’na, Battal Gazi’sinden Tarkan’ına, Osmanlı Bedel İster’inden Köroğlu’na kadar yüzlerce milli yapıta maddi imkânsızlıklar içerisinde imza atmışken bugün bu zenginliğimizle bir tane film çekemememiz Ülkücü camianın ayıbıdır. Ülkücü yalnız başına olsa da Adriyatik’ten Çin Seddi’ne dek tüm Türk Dünyası’nın sorumluluğunu omuzlarında hisseden bir vazife abidesidir. Bu sorumluluk duygusunun bir tezahürü olarak geçen aylarda değerli büyüğümüz Zeynel Korkmaz’ın tamamen kendi imkânlarıyla çekmeye çalıştığı Bozkurtlar-Deli Sevda isimli filmini maddi imkânsızlıklar nedeniyle yarıda bırakmış olması da bizim ayıbımızdır. Filmin tamamlanabilmesi için bey(!)lerimizden kara buduna kadar çalınan kapıların yüzlerine kapatılması bir yana o kapıların hiç açılmamış olmasıysa ayıba dahi birkaç beden büyük gelmiştir. Kızgınlığım bundandır. Bengü Türk TV’nin daha önce adını dahi duymamış insanlarımızın olması ve “Bunun adı ‘Haber Türk değil miydi?’ sorusunu yöneltmesi camiamızın her bir ferdinin yüzünü kızartmamakta mıdır? Utancım bundandır. Orhun, Töre, Devlet, Büyük Doğu, Serdengeçti, Ötüken, Orkun, Çınaraltı, Tanrıdağı, Bozkurt, Gökbörü, Milli Ülkü ve bunlar gibi hilali arşa değen medeniyet kubbemizin yüzlerce sütun ve kemerleri olan bu dergilerimizden bir tanesi bile ayakta değildir. Üzüntü, kızgınlık, kırgınlık ve utancımın kaynakları bunlar ve bunlar gibi daha niceleridir. Peki, şimdi niçin bu durumdayız? Yani medya, kültür ve sanatın tahtında otururken şimdi niçin oturacak bir tabureye dahi muhtacız? Bunun cevabını da Galip Hoca’mızdan dinleyelim: “Samimiyetinizden asla şüphe etmiyorum. ‘Domuzdan yana’ değilsiniz, biliyorum! Doğruluğuna inandığınız fikirlerin ezilmek istenmesine üzülüyorsunuz. Fazilet temeli üstüne kurulacak mesut ve müreffeh bir Türkiye’yi şiddetle özlüyorsunuz. Davanızın başarıya ulaşması için sık sık dua ettiğinize, hatta zafer rüyaları gördüğünüze bile eminim. Ama ne yazık ki, bundan başka hiçbir şey yapamıyorsunuz. Mücadele ile yegane ilginiz ‘Allah vere de bizimkiler kazansa.’ Diyerek, tehlikeli kulakların duyamayacağı bir sesle dua ederek seyirci kalmaktan ileri gidemiyor.”
Tüm bu söylediklerimizden sonra yapılacak şey açık ve net bir şekilde ortadadır: Galip Hoca’mızın bu sözlerini üzerimize alınarak şu ana kadar yapamadıklarımızı bundan sonra nasıl yapabilirizin mücadelesini verecek ve koltuklular-koltuksuzlar ayrımı gütmeksizin her birimiz imkânımız ölçüsünde elimizle birlikte yüreğimizi de taşın altına koyarak mücadeleye girişeceğiz! Ne mutlu Türk’üm diyene! Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun…
Yavuz ÇAĞLAR
|