Yusuf Ziya Arpacık - Uçbeyleri



Sevgili Bozkurtlar, Uç Beyleri! Gazidervişlerim! Babur kimdir? Bir okuyun, araştırın. Türk'ün azmi, güç ve iradesi onun şahsında nasıl tecelli etmiş bir bakın. Yılgınlık ve yorgunluk tanımayan kanaat önderlerinin, zor günlerde buhrandan sıyrılarak ne büyük destanlar yazdıklarına ve bir millete nasıl can suyu verip ayağa kaldırdıklarına yakından şahit olun. Bunalım dönemlerinde ortaya çıkıp kuvvetli bir meşâle gibi ışık saçarak, milletimizin yolunu aydınlatan şahsiyetleri çok iyi tanıyın. Yunus'tan, Mevlâna'dan karasevdaları, Yavuz'dan deli kavgaları öğrenin.

1969 kışında, buz kesen Erzurum ayazını iliklerimize kadar sarsılarak hissediyoruz. 'Genç Ülkücüler Teşkilatı' adı altında faaliyet gösteren ve odun-kömür yokluğundan dolayı sobası yanmayan Ocak'ta, 50 kişi kadar oldukça heyecanlı bir dinleyici topluluğu var. Hem soğuk hava hem de konuşmacının her bir kelimesi, âdeta top patlaması gibi duvarda yankılanan sert sözleri, salonu yerinden oynatıyor.

Herkes bu müthiş sesin ahenk ve cazibesine kapılmış, Sovyet yayılmacılığının ulaştığı tehlikeli boyutları, kendi idraki nispetinde kavramaya çalışıyordu.

Konuşmacı taze dimağlara bir çağlayan gibi akıyor, sanki demire su veriyordu. Toplantı odasında saf tutan gençler ise bu kültür pınarından kana kana içerken, herkesin sustuğu o kapkara günlerde yankılanan bu gür ve uyarıcı ses ile çelikleşmenin lezzetini tadıyordu. Çoğunun dilini yuttuğu o kanlı zamanlarda konuşan Türkeş'ti… Başbuğ Alparslan Türkeş…

Ülkemizde herkesin kuklacıya dikkat kesildiği ve yapay gündemlerle meşgul edilerek uyduruk hedeflere yoğunlaştırıldığı günlerde, bir uyarıcı olarak ortaya çıkıp bakışları gerçek tehlikeye yönlendiren Alparslan Türkeş, isabetli atışlarına kesintisiz olarak devam ediyordu:

- Mücadelemiz her ne pahasına olursa olsun siyasi kazanç mücadelesi değil, ahlak ve fazilet mücadelesidir. Bu mücadelenin karakteri yıkıcı değil, yapıcı olmaktır ve er geç Türk insanının elinde zaferlere ulaşacaktır. Büyük Türk Milletini, böylesine şerefli bir mücadeleye davet ediyorum.

Yakın tarihimize mührünü vuran Alparslan Türkeş, ceset, kan ve irin karışımı bir kaide üzerinde yükselen Sovyet İmparatorluğunun ülkemiz aleyhine yürüttüğü yıkıcı ve kırıcı faaliyetleri yalın bir ifadeyle ortaya koyarken, diğer taraftan da millet iradesi ile oluşturulacak direnç hatlarını şekillendiriyordu. Muhteşem hitabeti dolayısıyla o zorlu yıllarda, ihtilâlin gür sesli Albayı olarak tanınan Türkeş, etkili konuşmasını bitirdiğinde toplantı odası derin bir sessizliğe gömüldü. Henüz yeni gelişmeye başlamış olan düşünce dünyamda kasırgalar kopmuştu.

On yaşlarındayım…

Ülkemizin hatta dünya üzerinde kara bulutların dolaştığı netameli yıllardı. Sovyet tankları bütün Doğu Avrupa'yı kanlı paletlerinin altına almış, şimdi de bu kanlı yayılma, bölgemizi kasıp kavurmaya başlamıştı.

İnsanlık tarihinin tanık olduğu en çok ölümlü ve en tahrip edici savaşlardan biri olan İkinci Dünya Harbi sonrasında, Sovyet yayılmacılığının önünde artık bir engel kalmamıştı. Savaşın iki galibi olan ABD ve Sovyetler Birliği, dünya ülkelerini pasta gibi paylaşmaya başladılar. Bazen açık bazen de örtülü işgaller peş peşe gerçekleşiyordu.

Avrupa'nın ekonomisi savaştan sonra iyice dibe vurmuştu. ABD bu anlamda sözde yardım için kolları sıvadı. Ünlü Marshall planı bu yıllarda ortaya çıkıyordu. Sovyet tehlikesine karşı koruma ve kollama adına 1948'de Ekonomik İşbirliği Kanunu çıkarıldı. Bunun için Avrupa'nın onaltı ülkesinde “Avrupa Ekonomik Kalkınma Programı” hazırlandı ve ABD'ye de verildi. Böylece Batı Avrupa kendi içinde örgütlendiği gibi ABD ile de askeri ve ekonomik alanda bir işbirliğine girmiş oluyordu.

Bu arada Sovyetler de, paylaşımdan nasibini almak için yoğun bir gayret içerisine girmişti. 23 Nisan 1945 de Almanya'ya girmiş olan Ruslar, buraları yurt yapıp yayılmayı da bir taraftan sürdürmek istiyordu. Berlin'de 46 kilometre uzunluğundaki ünlü 'Utanç duvarı'nı ördüler.

Sovyetler, kontrol altında tuttukları ülkelerde başlayan milli isyanları da çok kanlı bir şekilde bastırıyorlardı. Macaristan, Sovyet kaynaklı hükümetini devirip bunun yerine daha demokratik ve Moskova'dan az da olsa bağımsız bir yol izleyen başka bir partiyi, iktidara getirmesinin hemen ardından 5 Kasım 1956 yılında, Kızıl Ordu tarafından işgal edildi. Orantısız güç kullanımı vardı. Sopalara karşı zırhlılar yürütüldü. Yüzlerce Sovyet tankı, insanları amansız bir şekilde ezerek Budapeşte'ye girmeye başladı. O kadar acımasız davrandılar ki, bir gıda mağazasının önünde kuyruk yapmış olan masum ev kadınlarını bile ağır makinalı tüfek ateşine tutmaktan çekinmediler. Macar gençleri Sovyet tanklarını elleriyle durdurmak için büyük bir çaba gösterdiler. Silahları yoktu. Neticede bu kanlı baskın üzerine onbinlerce Macar, komünizmden kaçmak için yollara döküldüler. Macar Milli ayaklanması çok acı izler bırakarak sona ermişti. Yakın tarihin bir yüz karası olan bu işgal perdesi kapanarak, tepkisel direniş de kanlı bir şekilde bastırılmış oldu.

Çekoslovakya da benzer şekilde, Prag Baharı olarak da bilinen liberalizasyon denilen sürecin ardından 1968 yılında, Kızıl Ordu tarafından işgal edildi.

Komünist diktatoryaya karşı ayaklanan Çek gençleri de tıpkı Macarlar gibi Sovyet tankları altında can verirken milli değerlerini ve isyan ruhunu da ayağa kaldırdılar. Çekoslovakya'da milli müzenin önünde kendini yakan Jan Palach adlı felsefe öğrencisinin ateşlediği direniş hareketi, yüzbinlerce Praglıyı meydanlarda topladı.

Kendini Prag'ın Wenceslas Meydanı'nda ateşe veren Jan Palach, üç gün yoğun bakımda kaldıktan sonra hayata veda etti. Arkasında bıraktığı mektupta “Kur'ada bir numarayı çektiğim için çok mutluyum. Çek gençliğinin bir numaralı meşâlesi olmaktan gurur duyuyorum. Bu eylemin ülkemin kurtuluşuna bir katkısı olacağını umuyorum” yazıyordu ve bu içli mektup “Bir numaralı meşâle” diye imzalanmıştı. Ağır yanıklar sebebiyle üç gün sonra öldüğünde Jan Palach 21 yaşındaydı. Cenazesinin kaldırıldığı 25 Ocak 1969 günü, aynı yerde bu kez 18 yaşındaki Jan Zajic kendisini ateşe verdi. O da bıraktığı mektuba “Yaşamak ancak özgürken bir anlam ifade eder. İki numaralı meşale” diye imza atmıştı. Kentteki protestocuların sayısı beş yüz bine ulaştı. Bunun bir domino etkisi yaratmasından korkan Sovyet Kızıl Ordusu, tanklarla tekrar kente gelip çok kişinin ölümü, pek çok kişinin tutuklanması sonrasında bu direnişi de bastırdı.

Fakat isyan ruhu bu kanlı olaylarla daha da güçleniyor âdeta besleniyordu.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Arnavutluk, Romanya, Demokratik Almanya, Bulgaristan, Polonya, Çekoslovakya ve Macaristan, 'Varşova Paktı' olarak tek çatı altında faaliyet gösteriyordu.

Tuna nehri üzerinde bulunan bütün ülkeler, Sovyetlerin askeri işgali altında bulunduğundan, Tuna nehri fiilen Sovyet egemenliği ve kontrolü altına girmiş olmaktaydı.

Dönemin moda tabiri olan 'Demir Perde' böylece mazlum milletleri tam bir cendere içerisine almış oluyordu.

Sovyet Silahlı Kuvvetleri, 27 Aralık 1979'da Afganistan'ı fiilen işgal etti. Ruslar, Devlet Başkanı Hafızullah Amin'i öldürterek, yerine Babrak Karmal'ı iktidara getirdiler.

Sovyetler Birliği, Kafkasya ve Orta Asya'da kanlı işgallerini genişletmiş, Suriye ve Irak gibi komşu ülkelerdeki etkinliğini en üst seviyeye çıkarmıştı.

Kısacası dört yanımız sarılmış bir durumdaydı. Türkiye topraklarında yakılmak istenen Sovyet ateşini, yürek suyu ile söndürenlerin mücadelesini sağ-sol kavgası diyerek atomize edip küçültmeye çalışanlara karşı gerçek tabloyu ortaya koymak bizler için milli bir vazifedir.

Kur'a çekmeden hepsi de “Bir numaralı meşâle” olarak temiz kanlarıyla tarihe imza atan aziz şehitlerimiz ve kahraman gazilerimizin bu kutsal mücadelesi her türlü takdirin üstündedir.
Ortalık toz-dumandı.

Sovyet saldırganlığından nasibini alan topraklarımızdaki manzara ise bu dehşet sürecinin gerçek boyutunu en çarpıcı biçimde ortaya koymaktaydı.

Masum öğrenci hareketleri şeklinde başlayan ihanetin öncü faaliyetleri, kabuğunu kırarak açığa çıkmış ve devlete meydan okuyan örgütlü bir başkaldırıya dönüşmüştü. Üniversiteler işgal ediliyor, boykotlar ve peş peşe düzenlenen korsan mitingler sebebiyle eğitim öğretim tam anlamıyla bir kargaşa ortamına sürükleniyordu.

Devletin güvenlik teşkilatları ağır bir çaresizlik içerisinde bocalarken, sadece kendilerini emniyete almanın derdine düşmüşlerdi. Her polis otosunda iki asker görev yapıyor ve bir anlamda ordu, yoğun saldırılar karşısında oldukça hırpalanmış olan polisi korumaya çalışıyordu. Polis merkezlerinde mesai bitiminde resmi elbiseleri poşetlere koyan memurlar ancak sivil kıyafetler giyerek dışarı çıkabiliyorlardı.

Emniyet güçlerinin bu açık zaafı ile beraber, sahipsiz kalan esnafa baskı uygulayan örgütler, kepenk kapatma eylemleri düzenleyerek su, ekmek ve ilaç dahil olmak üzere temel ihtiyaç maddelerinin tedarik edilmesini engelleyip günlük ekonomiye ağır darbeler indiriyor, aslında sosyal hayatı da felce uğratıyorlardı. Yokluklar başlamış, açık olan birkaç dükkân önünde uzayıp giden kuyruklar, insanları canından bezdiren bir vaziyet almıştı. Başta gıda olmak üzere hayatî maddeleri karşılamakta zorluk çeken halk arasında panik başlamış ve bu kargaşa ortamında “Bulanık su balıkçıları” da işbaşı yapmıştı. Fatsa, Ünye ve Aybastı İlçelerimiz başta olmak üzere birçok yerleşim birimi şer örgütlerinin denetimine geçmiş ve yüce milletimiz, ateşin tam orta yerinde alev almış cayır cayır yanıyordu.

Haramilerin kol gezdiği temiz topraklarımızda kurtarılmış bölgeler oluşturan yerli Ruslar, sözde halk mahkemeleri kurarak, vatanseverleri yargılayıp sokak ortasında vahşice infaz ediyordu.

Ülkemizi idare edenler, daha doğrusu bizi yönettiğini zannedenler, gaflet ve dalâlet içerisinde yarı baygın bir vaziyette çaresiz kalmışlardı. Kurumlar kilitlenmiş ve sistem işlemez bir mahiyet kazanmıştı. Her kafadan başka bir ses çıkıyordu. Sosyal yapı kevgire dönmüş her yandan sızdırıyordu. Ortalık mahşer yeri gibiydi.

Bir günde neredeyse 30 kişinin can verdiği bir kan tarlasına dönen cennet yurdumuz, binlerce yıllık tarihindeki en ağır tehdit ve tehlike karşısında 'kimse yok mu?' diye feryat ederek kurtarıcısını arıyordu ki, bir bozkurt sesi yankılandı ülke topraklarında.

- Biz varız!

İşte o soğuk kış akşamı, ülkemiz aleyhinde şekillenen ağır tehlikeyi bütün detayları ile tahlil ve teşhis ettikten sonra buhrandan çıkışın yollarını gösteren Alparslan Türkeş, konuşmasının nihayetinde soruyordu:

- Hizmete var mısınız?

Hep bir ağızdan yükselen cevap ise ülkemizin serhat boylarını aşarak gök kubbede yankılanıyordu. Zor günlerin hizmet ehli olan asil milletimizin has evlatları bu çağrıya anında karşılık vermişlerdi:

- Varız!

- Biz varız!

Sovyet Rusya'nın yayılma, işgal ve imha ilkelerini hayata geçirmek için yurdumuzda çevirdiği dalavereler ve fitne fesat dolaplarını onların kafalarında parçalayacak olan bir savaş nesli, Türk ülkesi aleyhinde gelişecek olan hile ve desiseleri tarumar edecek olan bir altın nesil işbaşı yapmıştı. Onlar; Bozkurtlardı…

Hava kararmıştı… Toplantı sonunda özellikle biz küçükleri erkenden evlere yolladılar. Alparslan Türkeş'in tok sesi, küçük beynime inen balyoz darbelerinin ağır titreşimleri gibi yankılanarak büyüyordu.

Ayışığı altında, dar sokaklarda hızla yol alırken, tesiri hala üzerimde olan az önceki müthiş konuşma gönül dünyamı her taraftan kuşatıyordu. “Gazidervişlerim! Babur kimdir? Bir okuyun, araştırın. Türk'ün azmi, güç ve iradesi onun şahsında nasıl tecelli etmiş bir bakın.” Doyumsuz bir ses ve görüntü zarâfeti arasında zevk sarhoşu olmuş hızla ilerliyordum. Ayaklarımın karlar üzerinde çıkardığı kart-kurt sesleri hayatım boyunca bir daha duyamadığım, bayıltıcı güzellikteki müzik notaları kadar tesirli bir ritim gibi beni etkiliyordu.

Uzaklardan belli belirsiz bir ses işitildi. Yaklaştıkça daha da iyi seçilen bu yorgun sesin sahibi, iki eli ve ayaklarından birisinin de yardımıyla ancak taşıyabildiği neredeyse kendi boyuna ulaşan iri çuvalıyla bir satıcıydı. Uzun kış gecelerinin tek eğlencesi olan patlamış mısır… Mısırcı, karlar arasında kaybolup giden sesiyle bağırırken, azim ve ısrarından vazgeçmiyordu:

- Godu da beşe, beşe beşe… Godu beeeeeş.

God dediği bir çeşit ölçü birimi olan teneke bir kutuydu. Beş kuruş veren bir god dolusu patlamış mısıra sahip olabilirdi. Ancak mısırcıyı duyacak kimseler ortalıkta yoktu. Bizim de beş kuruşumuzun olmadığı gibi. Mısırcı, kar kümeleri arasında sürüterek götürdüğü mısır çuvalı ile gözden kaybolup gitti. Çevremi dinleyerek ürkek adımlarla ilerliyordum.

İki sarhoş, birbirlerine dayanarak yürümeye çalışıyorlar. Kötü davranışların bu kadar utanç kaynağı olduğu bir yer daha görmek mümkün değildir. Onlarda bu utançla erirken âdeta biri diğerinde yok oluyordu. Erzurum'un sarhoşunda bile çok büyük bir asâlet vardır. Yaptıkları bu çirkinlikten asla gurur duymazlar. 'Cuma akşamıdır' diyerek Perşembe günü içmezler, içip ortalarda gezmezler. Biri içkiyi övmeye teşebbüs ederse karşısına kurşun gibi dikilirler. Gençleri bu illetten korumak için her türlü gayreti gösterirler. Özendirmezler... Doğrusu, zarar sadece kendilerinedir. Bu iki sarhoşun yanından hızla geçiyorum.

Birçok eve elektrik henüz ulaşmamış. Gaz lambalarının baygın ışığı kimi evlerden yükselen güçlü elektrik ışığı karşısında o kadar cansız ki. Kerpiç evler üstlerinde yükselen kar yığınlarına karşı inanılmaz bir direnç gösteriyor. Acaba bu derme çatma binalar bu kadar ağır bir baskıya karşı daha ne kadar dayanabilirdi? Bizim küçük evi düşünüyorum. Taş, ağaç ve toprak… Küçük endişeler… Ancak kafamda şekillenen bu felaket tablosunu yine ben dağıtıyordum. Hayır, hayır asla çökmezler, onlar gönül harcıyla yapılmış muhkem yapılardır. Rahatlıyorum…
Kar, bütün renkleri silip süpürmüş. Her taraf bembeyaz. Hatta beyazın da en güzel ve en temiz tonu. Bütün kötülükleri kapatan ak ve berrak bir örtü.

Kulaklarım ve gözlerim ikramların en lezzetlisini yudumluyordu. Ay ışığı, lapa lapa yağan kar taneleriyle buluşurken, milyonlarca kristal parçasının ışık gösterisi gibi muhteşem bir manzara ortaya çıkmıştı. Öyle ki, herbir kar tanesi sanki bir paraşüt büyüklüğünde iri ve yavaşça, âdeta dans edercesine yalpalayarak aşağı iniyordu. Hemen onun arkasından gelen ve binlercesinin gökyüzünden aşağıya doğru peş peşe süzüldüğü kar taneleri… Ne öldürücü bir güzellik bu, ya Rabbim!

“Babur kimdir? Bir okuyun, araştırın.” Beni böylesine mest eden bir duygu yoğunluğu içerisinde ilerlerken az önceki konuşma tekrar canlandı hafızamda. Fakat bu Babur da kimdi acaba? Neler yapmıştı gerçekten? Şüphesiz onun ismini her Türk çocuğu duymuştu ama tez elden kentimizin genç uluları derinlemesine bir araştırma başlattılar.

Daha sonra okul başkanımız Muammer Cindilli anlattı Babur’u. Bilen bilmeyene haber veriyordu. Derinlemesine ve genişlemesine eğitimin esas mevzusu bu minval üzere şekillenmekteydi.

Toplantı ve sohbetler Babur hakkında ve etrafında yoğunlaşırken kısa bir süre sonra Erzurum gençleri de artık onu çok daha yakından tanımış oldular.

O bir çıkış yoluydu…

Yusuf Ziya Arpacık

Gün Doğarken

 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

JoomlaWatch 1.2.12 - Joomla Monitor and Live Stats by Matej Koval